28 Aralık 2011 Çarşamba

bahçeli evimiz olsun

geçen nette bi ev ilanında 'bahçeli ev' okuyup, 'yanlış yere yazmışlar biz sokullu'dakilere bakıyoruz' demiştik, bahçelide diye anlayarak. ev cidden bahçeliymiş. :) neyse, bize gereksiz geldi boşverdik.

cevizliderenin üstü, sokullu, ayrancıda baktık vs kriterleri yüksek tutunca bulamadık bi ev. demek zengin takılmak istiyormuşuz. çiğdem'de eve çıktık. müthiş bir ev, daha tam değil ama olsun, olacak yani, içini biraz dolduralım da, dışıyla içi bir değil şimdilik. :) ama araba şart. aslında o da değil, o da yetmez, evlenmek şart burada, apartmandakilere göre. :)

ben fırsatı kaçırdım ama gücü olan arkadaşlara küçük bir önerim olur. arabanız yoksa, ekonominiz de iyi ise şehir hayatını yaşamak için bahçeli-emek taraflarında eve çıkın.

bahçeli civarlarında eve çıkmak için bir kaç neden:
1-kanın kaynıyo, canın çekti, çık mango'dan alışveriş yap veya git 3.caddedeki ihraç fazlası mal satan dükkanı soy.
2-kanın kaynıyo ama aslında karnın aç, git bigos'ta kocaman bir burger ye.
3-kanın kaynıyo, git classic cafe'de bi rose şarap iç, müzik dinle.
4-kanın kaynıyo, yol üzerindeki işportacılardan bi iki tablo al git evine as.
5-kanın kaynıyo, dans edesin var, reklam olacak ama shine'a git haftada iki akşam.
6-kanın kaynıyo, gözüm gönlüm açılsın istiyosun, yürü 7de baştan başa. sonra bi daha yürü. sonra bir daha, sonra bir ...
7-kanın kaynıyo, gecenin bi vakti, çağır arkadaşlarını gelsinler brothers'a, marko'ya.
8-kanın kaynıyo, dışarıdasınız, hadi bize gidelim de, yürüyerek eve gidin.
9-kanın kaynıyo, ...

15 Aralık 2011 Perşembe

Ben, insanlar, biz, hayat.

İnsanlara, bize müdahale hakkını kendimiz veririz. ve o hakkı bırakmalarıni beklemek de boşunadır.

diğer bir konu da hayatımızdaki renkler. genelde rengarenk yaşarız. Bundan dolayı da bazen, benim için her zaman, karar vermekte zorlaniriz. Siyah ve beyaz yaşamak da bir başka yol ama, sadece zamandan tasarruf ettirir, beyazların siyahlardan çok olacağının garantisi yok.

12 Kasım 2011 Cumartesi

hiç ünlü birileriyle konuştunuz mu?

aklıma geldi de, ben sanırım iki defa bu şansa sahip oldum.

Birincisi sene 2006'da ODTÜ Bahar Şenlikleri 1. günü idi. Gün içinde önce uluslararası panayır alanında aydın ekibiyle zeybek oynamıştık, sonra da KKM'de bir konserde bir zeybek parçası oynayarak eşlik etmiştik. Sonra gaza gelip kostümlerle stada gitmiştik. Amaç mı? Hüsnü Şenlendirici, Harmandalı çalsın, biz oynıcaz.:) Hatta, stadda olduğunu bildiğim birilerine 'harmandalı çaldı mı' diye mesaj bile attığımı hatırlıyorum. Neyse, biz milleti yarıp sahneye yaklaştık, küçücük bi çocuk merdivenlerde duruyor. Sonra döndü Hüsnü ile işaretleşti falan, sonra parça bitti Hüsnü geldi merdivenlere oturdu. Klarnetini temizliyor, birşeyler yapıyor falan, başını kaldırdı ve sordu:

HŞ-Gençler oynayacak mısınız?
ACY-Onun için geldik be abi.
HŞ-Biliyorsunuz di mi?
ACY-Senelerdir oynarız abi, efeyiz biz, sen esaslı çal yeter.
(bu son kısmı uydurdum tamam, adam zaten esaslı çalıyor.)

Sonra çıktık oynadık işte. Çıkarken zaten bir alkış kıyamet, dizlerim titredi azıcık. Ama sonra bir çaldı ki, biz de bir oynadık ki. Sonra da selam verip indik sahneden. Konuştum ama Hüsnü Şenlendirici ile. :)

Bir diğeri de işte ODTÜ Mezunlar Derneginde oldu. THBT Fosillerinin gosterisi vardi bir onceki gece. Ham meyvayi kopardilar dalindan. konuk sanatcilar var, bir tanesi de Cengiz Ozkan. o sira gosteriler oldugundan guzel bi biyik birakmisim. Gosteri sonrasi dernekte cok guzel bi ortam var. Rehavet, mezeler, aslan sutu, saz ustadlari, ses sanatcilari ve dostlar. ben de bu ortami tatmak istedim. sonra bi zeybek caldilar. kalktik oynadik guzelce. ertesi sabah kahvalti var, istanbul tayfasi yola cikacak ardından. O ara elimde makina, fotograf cekiyorum. Fosillerden birisi, seymenlerimizdendir diye beni isaret etti. Son fotograftan sonra Cengiz Özksn yaklasti vs ayaküstu şu muhabbet gecti.

CO- biyiklar da esasliymis.
ACY-eyvallah.:)

26 Eylül 2011 Pazartesi

bi dönüm noktası vardı ama neresiydi

bu başlık herhangi bir konu için söylenmiş olabilir. ama ben kendi hayatım için söylüyorum. sanırım hayatımın dönüm noktası erasmus ile yurtdışına çıkmak istediğim gündü...

23 Ağustos 2011 Salı

BCN '11

yazmakla bitmez aslında bcn...
....
ama bir yerden de başlamak gerek...

ben en berbat geçen günümü ve sonrasını anlatacağım ama...

pazar günü normal şartlar altında uçağımız olması gerekiyordu, yalnız bana rezervasyon gelmediği için Levent'e gelen rezervasyonun aynısı olacağını düşünüp onunla beraber hareket ettik. Güç bela check-in'den iki saat önce ulaştık. Ama bir baktık ki acayip bir sıra var thy kauntırlarında. öğrendik ki en az iki saat tehir var. neyse bir süre sonra istanbul aktarmalı ankara yolcuları ki biz oluyoruz, bir de ...var adını unuttum, tatlı şirin bir kız, çok yardımı dokundu sağolsun. sonra adam bana dönüp siz bu uçakta yoksunuz dedi. anlamadım tabi ki, şaka falan olmalı dedim. biz gece istanbulda napcaz falan, işe nasıl yetişeceğiz gibi düşünürken, ben daha uçakta bile yokmuşum. gittim konuştum falan, ama cidden öyle. aradım aracı kurum rally'yi, ama açan yok. en son proje yöneticisini aradım, konuştuk, al bi bilet gel dedi, ödetiriz dedi. gittim alayım diye, ama tek yön istanbul'a 560 euro. Aradım tekrar proje yöneticisini, fiyatı öğrenince, riske atmayalım, sen kal, yarın gelirsin, benden haber bekle dedi. ee napacam, Levent ve adını unuttuğum, telefonunu kullanmama izin veren şirin kıza veda edip bavulları emanete vermeye gittim. sonra fotoğraf makinamla atladım otobüse ver elini Plaça Espanya. etrafa bir baktım, bir kaç fotoğraf çekip barcelonanın kalbine, plaça catalunya'ya.

iner inmez başladım fotoğraf çekmeye, çünkü o kadar çok şey var ki çekilebilecek. neyse sonra barcelona-napoli maçına bilet sordum ama maç pazartesiymiş. ne kötü, talihsizliği şansa çevirmeyi düşünüyordum ki yıkıldım. hemencik önceden kaldığım hostele gidip yatak var mı diye sordum. allahtan 12kişilik odada bir tane boş var. :) aldım hemen, internetteki işlerimi halledip çıktım yukarı uzandım. sonra iki fransız kız geldi, muhabbet ettik, çok iyi ingilizce konuşuyorlar, ilginç, meğer birisi miami'de yaşamış baya, diğeri de ingilizce okuyormuş. yoksa güzel ingilizce konuşan fransızı bırakın, ingilizce konulan fransız bulamazsınız. sonra onlar hazırlandı güzel güzel, güle güle diip geceye aktılar. benim de canım sıkıldı, indim aşağıya, televizyonun karşısına geçtim meyve suyumu içmeye başladım. karşımda çekingen bir çocuk, biraz sonra kalktı gitti. çaprazımda kısa boylu, kısa saçlı, kitap okuyan karizma bir kız. sağımda eski oda arkadaşım mişigınlı(michigan) eleman, solumda da çurontolu(toronto) Max. Muhabbet etmeye başladık. bir önceki hostelde ingilizce bilmeyen, ama koloniler halinde gezen, bağıra tüküre konuşan fransızlardan sonra, çok rahat anlayabildiğim, akıcı ingilizce konuşan elemanları görünce kendime geldim, bir mutlu oldum. sonra muhabbete baya baya katıldım. kitap okuyan kız da bıraktı kitap okumayı, dinlemeye başladı. sordum, california-san diego'danmış. ama exchange program vasıtasıyla dört dönemdir avrupada okuyormuş. istanbul'da okumuş, atina'da okumuş, floransa'da okumuş, tatile barselonaya gelmiş ve şimdi de almanyaya mı gidecekmiş ne. dedim oh ne güzel bir hayat ya. :) neyse muhabbet koyulaştı, dedim oturmayın kalkın bi bara gidin. ben de yukarı çıkıp uyudum bir güzel. sabah bir kalktım ki sanki bir öküz yemişim boğazımda takılmış duruyor. fena halde tıkanmış her yerim. çok ateşim var bir de. yapacak birşey yok, aşağı indim, kahvaltımı yapıp çıktım, duş aldım, hazırlandım, maillerime baktım, öğleden sonra 5te uçuyormuşum, ne güzel, hemen çıktım başladım gezmeye. önce sahile gittim, biraz yürüdüm, terleyince girdim duşun altına, kurulandım devam ettim yola, biraz daha gezdim falan, üfff anlatmıcam sıkıldım, çok monoton işte, gezdim de gezdim anasını satayım. en son karar veremedim ne alacağıma herşey o kadar çok uyduruk ve pahalı geldi ki, atldım otobüse havaalnına gittim. nese işte uçağa binmeden freeshop'lara uğrayaym dedim ama saati unutmuşum kontrolden sonra almayı. nese güç bela izin aldım geri döndüm pasaport kontrolden, ama çoktan birileri almış götürmüş kayıp eşya bölümüne. o da havaalanının diğer ucu. 40dakika kalmış napacam. koşa koşa gittim, aldım, geldim, beş dakika da free shop'larda ne gördüysem aldım atladım uçağa.

Bilerek koridor istedim uçağa en son bineceğimi bildiğimden. amsterdam'a giderkenki ihtişamlı uçağın kanadı olamayacak bir uçak vermiş thy. neyse sonra yemek yerken film yayını olduğunu farkettim, açtım bir şey izlemeye koyuldum. sonra dedim ben bu filmi izlemedim ama bir yerden hatırlıyorum.
'Bazen ilk görüşte bilirsin, o insan senin kaderindir. Bazen bir ömür ararsın… Bulunmaz.'
'Bir çerçeve gibidir hayat.Bazen dışına çıkamayacağın anlar olur;ama önemli olan çerçeveye koyduğumuz resimdir.'
Filmin yarısında izlemeye başlamışım galiba. Filmin müziklerini de biliyorum çoğunlukla, çok güzel seçilmişler, biraz etkiliyor o da. Neyse bir süre sonra acıklı şeyler cereyan etmeye başlıyor. Tutamıyorum kendimi. senelerdir biriktimişim ya, aklıma neler neler geliyor, kendimle olan kavgamı, hayatla olan kavgamı, ardımda bıraktıklarımı, kimseye besleyemediğim nefreti, içimdeki herşeyi döküyorum, döküyorum ama rahatlayamıyorum. bir yandan da soğuk algınlığının etkisiyle, sürekli burnumu çekiyor, arada bir öksürüyor, ama yine ağlamaya devam ediyorum. bir süre sonra yanımdaki japon kızın bana çok masum ama acıyan gözlerle baktığını görünce kendimi toparlamaya çalıştım.

Film bitti. Şebnem Ferah'ın 'hoşçakal' şarkısı eşliğinde...Kahve molası verildi, hemen arkasından farkettim ki, film başka bir kanalda yeniden başlıyor. Fonda Müslüm Gürses var. Filme ve albüme adını veren parça çalıyor.
Aşk tesadüfleri sever
Kader ayrılıkları
Yıllar geçmeyi sever
İnsan aramayı
Güller açmayı sever
Zaman soldurmayı
Eller birleşmeyi sever
Yollar ayrılmayı
Herkes geçmişi öder
Bir yol ayrımında
Başlamak istersen
Yeni bir hayata
Gölgeni yedek
Bırak ardında
Hayat tekrarları sever
Yeniden başlamayı
Kuşlar dalları sever
Kanatlarsa uçmayı.

Birden alçalmaya başlıyoruz ve kabindeki basınç öyle bir artıyor ki irtifa değişikliklerinden dolayı zaten tıkalı olan kulaklarımda öyle bir ağrı oluştu ki kulak zarım yırtıldı, kesin bir şey oldu diyorum, hiç bir ses işitmiyorum kendi iç sesim dışında. bir süre sonra burnumu kapatıp içeri hava üfledim, sağ kulağım açıldı ama sol felaket. kendi kendime gitti diyorum, bittim ben şimdi, kulağımdan kan geliyor mu acaba diye bakıyorum, yok, ama ağrıya dayanamıyorum, arkaya gidip hosteslerden yardım istiyorum, onların da durumu aynıymış ama ağrı azmış. aklıma başka başka şeyler getirip ağrıyı duymamaya çalışıyorum, inişe geçerken yasak olmasına rağmen mp3 çalarımı açıp dinlemeye başlıyorum.

Kahvenin önünden
Şöyle salınıp geçerken
Hayat dururdu sanki
Zamana değmeden
Bulaşır neşesi
Konuşup söylerken
Dağılırdı gam keder
İnsanın kalbinden

Mahallenin sevgilisi
Kadeh gibi çınlar sesi
Yaz kış açık penceresi
Ah, Sebahat Abla

Patiskadan perdeleri
Rüzgar taşır etekleri
Saksıları, çiçekleri
Ah, kokuyor hala

Çamlarına vururken
Batan güneşin rengi
Radyoda ince saz
Söyler kalptekini
Ne ruhun esrarı
Ne aşkın kudreti
Herkes öder gün gelir
Payına düşeni

Mahallenin afilisi
Siyah meşinden ceketi
Yara gibi gülümserdi
Ah Eşref Abi

Rakıyı susuz içerdi
Sebahat ablayı sevdi
Ortalığı duman etti
Ah Eşref Abii

İkisi de sahipsizdi
Kimse bilmez neden bitti
Kavuşmadan kaderleri
Bu şarkı bitti

17 Ağustos 2011 Çarşamba

I amsterdam

Marca Mania...

Bir ispanyol blogger'ın başlığıydı bu. İçeriğini tabi ki anlamadım, eleman ispanyolca yazmış.

Yalnız ben bu markayı beğendim.



Sade ve şık olmuş. Amsterdam Centraal(merkez istasyon)'den Dam Square'e doğru gider iken sağda bir mağazası var, sadece bu marka ürünlerini satıyor. ve baya da güzel ürünleri var, yalnız işte uçup giden euro'dan dolayı elimi cebime atmadım.Bir tane magnet aldım. Fotoğrafını çekip koyarım yakında. Süper ötesi.

Gelelim Amsterdam'a. Çok kısa, toplamda bir buçuk gün anca tutacak kadar gezebildim. Ne mi yaptım, yağmur yağdığından dolayı atladık bir gemiciğe, kanal turu attık. Sonra tek kaldım işte, birazcık gezeyim dedim ama yağmur altında imkansız, attım kendimi bi kafeye. 9'da couchsurfing üyeleriyle buluşacağız, ben erken gitmişim. Ama baya kalabalıktı, elliye yakın dünyanın her bir yanından insan toplandı oraya. Cafe de Vergulde Gaper.

Bir de işte bugün barcelona uçağından evvel gezme fırsatımız oldu. Ne mi yaptık? Amsterdam'a adını veren, uğrak mekan Dam Square'in hemen yanından girdik bi sokağa. Ben oraya coffee shop sokağı diyorum. Sokağa girer girmez koku geliyor burnunuza. Ekşimsi, kötü bir koku. Neyse girdik bi coffee shop'a, aldık arkadaşa bir kek. Sonra Red Light'a gittik. Acayip bir ortam. Çoluk çocuk orada gezmeleri de bir acayip. Neyse fotoğraflarla ayrıntılı anlatıcam yakında.

Yalnız bir şey daha var ki, anlam veremedim. Bu coffee shop sokağı dediğim yerin girişinde bir mekan vardı, önünde badigardlar falan, sonra burdan bir yığın genç Dutch çıktı, ama ortalık rezalet bir biçimde bira kokuyor. Meğer çocuklar birayla yıkanmışlar. Erkekler özellikle beyaz gömlek falan giyinmiş, kadınlar ise yine beyaz üzerine farklı renkte armalı badi giymişler. Öğle vakti ne iştir anlam veremedik ama.

Bir de yine aynı sokakta gezinirken, sanırım şehri keşfetme oyunu oynayan bir grup arkadaş yaklaşıp bir yer söylediler, bilmiyoruz dedik, sonra peki bize michael jackson pozu verir misin, diye sordular. Sanki içimde michael jackson yaşıyor gibi hemen üç adım moonwalk yürüdüm, üçüncü adımda durdum ve hadi çek bakalım bu pozu dedim. :) abartmaya gerek yok, bildiğin işte durmaya çalıştım bir ayağım tabanda diğeri pençe üzerinde, ama oldu galiba, çok sevdiler...

ve sonra işte zar zor uçağa yetiştik. hem de 29kg bagajı 23kg'ya indirerek, elimizde bi dolu poşetlerle uçağa girerek. tr dönüşü zorlu olacak gibi görünüyor. :)

3 Ağustos 2011 Çarşamba

öğrenmem gerekiyormuş

öğrenmem gereken çok şey varmış...

konuşmayı öğrenmem gerekiyormuş...çok doğru...düşündüklerimle konuştuklarımın tutarlı olması gerekiyormuş...cidden doğru...beceremiyorum galiba...bazen bilmemesi gerekenleri de söylüyorum...bazen de bilmesi gerekmeyenleri döküveriyorum...öğrenmemişim bu zamana kadar...

sonra kötü olmayı da öğrenmem gerekiyormuş...annecim neden bana öğretmedin kötü olmayı...bilmiyormuşum resmen...ama bilmeden kötülük de yapıyormuşum...öyle diyorlar...

sonra bir ara ağlamayı da tekrar öğrenmem gerekiyormuş...içimde birikmiş ya...bi tarafımı kessem de aksa gitse o gözyaşları...

son olarak, hayır diyebilmeyi, çalışkan olabilmeyi, hayır işlemeyi vs vs tekrar ederek pekiştirmem gerekiyormuş...

sevilmek çok güzel şeymiş onu öğrendim...ama sevmeyi de öğrenmem gerekiyormuş tekrar...çünkü unutuyormuş insan...

bu arada söyleyebilmeyi de öğrenmemişim. ne yapayım öğrenmemişim. kanaat etmeyi, yetinmeyi, sahip çıkmayı, alttan almayı, kabullenmeyi falan bilirim ben. söyleyemem işte...sen anla ama...

öyle işte...

4 Haziran 2011 Cumartesi

cevoOo-2

10 aralıktaki yazımda cevo diye birisinden bahsetmiştim. bir anda meşhur olmuştu bir cok kişi 'kim bu çocuk' diye soruyordu sağda solda.

bazen efsaneler gerekir di mi. hepimiz severiz efsaneleri. işte cevo da tam efsane bi çocuk. muğlalı zurna üstadlarından birisinin yeğeni. topluluğa gelse de ekiplerimize çalsa her etkinlikte. ben de asma davulu gümletirim yanında.

yok öyle birisi ama ben uydurdum, bir kaç arkadaşa yedirdim. ama keşke olsa zurna bilen bir arkadaş. her topluluğa lazım. :)

ev arkadasligi

ev arkadaşlığı zor zanaat...kimle eve çıkmak gerek vs falan konularından bahsetmeyecegim, ama su götürmez bir ister var: ev arkadaşı dediğin anlayışlı olacak ve ona göre davranacak...

insanlara karşı anlayışlı olmak doğru bir tutum, ama eksik...anlayışın suistimal edildigini gördüğün anda 'dur kardeşim' demeyi de bileceksin...
ben yapamam ama napayım, annem babam beni, sessiz sakin, her zaman alttan alan, anlayışlı, şefkatli birisi olarak yetiştirmişler...

şu an sinirimden ders calişamiyorum...kimden alacağim ben hıncımı...sokaktaki arabaların tekerlerini mi patlatsam...neyse yarın havuza gidip suyu döveyim bari, napayım...

paranla ne rezil olacaksin, ne de mutsuz...ev arkadaşıyla yapamam ben diyorsanız tabi ki gidin bi ev tutun kendinize. en rahatı.

29 Mayıs 2011 Pazar

hayyami


ekşisozluk'teki atıp tutmalara bakmayın.yerine önerilen mekanlara daha gidemedim ama fena mekan değildir hayyami. Şarap seviyorsanız gidin ama söyleyin soğuk getirsinler...Kolası da baya güzel, bildiğin coca cola getiriyorlar. Onu da cam şişede isteyin eski günlerdeki gibi olsun. :)

Cuma günleri hayyami'de yan-flüt çalan güzel arkadaşım...

Seni tebrik ediyorum...beni benden aldın...az kalsın aşık oluyordum...belki çoktan olmuşumdur, bilmiyorum...gruptaki diğer arkadaşlar da iyiydi kendi çapında, ritmci sağlamdı mesela, akerdeoncu güzel açışlar yaptı, solistimiz işe şen şakraktı, sahne performansı da baya iyiydi, yerinde duramıyordu, bir de çok etkileyiciydi hani, tamam kabul, çekiciydi de. Ama senin o çalış yeteneğin, sonra o mimikler, sempatiklik falan...neyse, teşekkür edecektim ben, unuttum. Teşekkür ederim. :)

Her Cuma akşam Hayyami'deyiz...:) Öneririm gençler bir uğrayın derim...Popüler müzikleri kendi dillerinde icra etmeye çalışıyorlar. Ama hepsi eğlenceli...Bir de 9sekizlik çalarlar arada bir, çekinmeyin, kalkın oynayın, nasıl oynanırmış gösterin. :)